Türkçe baskı
15. Bölüm
Newland Archer cuma akşamı Chivers'lara vardı ve cumartesi günü Highbank'te bir hafta sonunun bütün törenlerini sadakatle yerine getirdi. Sabah ev sahibesi ve en dayanıklı konuklarla buz kayığına bindi; öğleden sonra Reggie ile çiftliği dolaştı ve özenle döşenmiş ahırlarda at üzerine uzun, etkileyici bir ders dinledi. Çaydan sonra, şöminenin başında, nişanı duyurulduğunda kalbinin kırıldığını söylemiş bir genç hanımla konuştu — ama hanım artık kendi evlilik umutlarını hevesle anlatıyordu. Gece yarısına doğru bir konuğun yatağına japon balığı koymaya ve sinirli bir teyzenin banyosuna hırsız kılığında bir kukla yerleştirmeye yardım etti; şafakta ise çocuk odasından bodruma kadar süren bir yastık savaşına katıldı. Ama pazar günü öğle yemeğinden sonra küçük bir kızak ödünç alıp Skuytercliff'e doğru yola çıktı.
Skuytercliff'teki eve herkes hep İtalyan villası derdi. İtalya'ya hiç gitmemiş olanlar buna inanırdı; gitmiş olanların bazıları da. Evi Bay van der Luyden gençliğinde, Avrupa'daki 'büyük turundan' dönünce, Bayan Louisa Dagonet ile evlenmeden önce yaptırmıştı. Açık yeşile ve beyaza boyanmış, ahşap, büyük, kare bir yapıydı; pencereler arasında yivli pilastrlar, girişte Korint sütunlu bir sundurma vardı. Kurulduğu tepeden, korkuluklar ve süs vazolarıyla çevrili taraçalar, bir gravürdeki gibi, asfalt kıyılı küçük ve düzensiz bir göle iniyordu; gölün üzerine ender bulunan salkım kozalaklılar sarkıyordu. Sağda ve solda, tek bir yabani ot olmayan o ünlü çimenlikler uzanıyordu — her biri ayrı türden 'örnek ağaçlarla' beneklenmiş —, ve dipte, işlemeli dökme demir süslerle bezeli uzun bir çayır. Aşağıda, vadide, ilk patroon'un — Hollanda sömürge çağının büyük toprak beyine böyle denirdi — 1612'de kendisine verilen toprakta yaptırdığı dört odalı taş ev duruyordu.
Tekdüze karın ve kurşuni kış göğünün önünde İtalyan villası epey kasvetli görünüyordu. Yazın bile ev mesafesini korurdu; en gözüpek çiçek tarhı bile cephesine otuz adımdan fazla yaklaşmazdı. Archer zili çaldığında uzun çınlama bir anıtmezarın içinde yankılanır gibiydi; sonunda kapıyı açan kâhya, son uykusundan uyandırılmış bir adamın şaşkın yüzüyle baktı. Neyse ki Archer aileden sayılırdı; bu yüzden, habersiz gelmiş olsa da, Kontes Olenska'nın tam üç çeyrek saat önce Bayan van der Luyden ile öğleden sonra ayinine gittiğini öğrenebildi. 'Bay van der Luyden evde, efendim,' diye sürdürdü kâhya, 'ama sanırım ya şekerlemesini bitiriyor ya da dünkü akşam gazetesini okuyor. Bu sabah kiliseden dönerken, öğle yemeğinden sonra Evening Post'u okuyacağını söylediğini duydum, efendim. İsterseniz kütüphane kapısına gidip dinleyebilirim—' Ama Archer teşekkür etti ve hanımları karşılamaya gideceğini söyledi; kâhya da gözle görülür bir rahatlamayla kapıyı ardından görkemle kapadı. Bir seyis kızağı ahıra götürdü, Archer parkı geçip anayola çıktı. Köy yalnızca bir buçuk mil uzaktaydı; ama Bayan van der Luyden'ın asla yürümediğini bildiğinden, arabayla karşılaşmak için yoldan gitmesi gerekiyordu.
Ama az sonra, yolu kesen küçük bir patikada, kırmızı pelerinli ince bir silüet gördü; önünde büyük bir köpek koşuyordu. Aceleyle yaklaştı; Bayan Olenska bir karşılama gülümsemesiyle durdu. 'Ah, geldiniz demek!' dedi ve elini manşonundan çıkardı. Kırmızı pelerin onu canlı ve diri gösteriyordu — eski Ellen Mingott gibi; Archer güldü, elini tutarken cevap verdi: 'Neden kaçtığınızı görmeye geldim.' Ellen'ın yüzü gölgelendi, ama şöyle dedi: 'Yakında görürsünüz.' Cevap onu şaşırttı. 'Nasıl — yoksa size yetiştiler mi?' Kadın, Nastasia'nınki gibi hafif bir hareketle omuz silkti ve daha hafif bir tonla ekledi: 'Yürüsek mi? Vaazdan sonra çok üşüyorum. Hem ne önemi var — artık beni korumaya geldiğinize göre?' Kan Archer'ın şakaklarına vurdu,
ve pelerinin bir ucunu yakaladı. 'Ellen — ne oldu? Bana söylemelisiniz.' 'Ah, birazdan. Ama önce — bir koşu yarışı? Ayaklarım donmak üzere!' diye bağırdı kadın; pelerinini toplayıp kar üzerinde koşmaya başladı, köpek çevresinde havlayıp sıçrıyordu. Archer bir an, beyazın üzerinde parlayan o kırmızı göktaşını büyülenmiş gibi izledi; sonra o da peşinden koştu,
ve parka açılan küçük bir kapının önünde, gülerek ve soluk soluğa buluştular. Kadın ona bakıp gülümsedi: 'Geleceğinizi biliyordum!' 'Bu da gelmemi istediğinizi gösterir,' dedi Archer; bu çocukça sözlere sığmayan bir sevinçle. Ağaçların beyaz parıltısı havayı gizemli bir aydınlıkla dolduruyordu; her adımda kar ayaklarının altında şarkı söyler gibiydi. 'Nereden geliyorsunuz?' diye sordu Bayan Olenska. Archer anlattı ve ekledi: 'Mektubunuzu aldığım için geldim.' Kısa bir sessizlikten sonra kadın, sesinde hafif bir soğuklukla konuştu: 'Bana göz kulak olmanızı May istedi.' 'Kimsenin istemesine gerek yoktu.' 'Yani o kadar çaresiz, o kadar savunmasız mı görünüyorum? Beni kim bilir ne zavallı sanıyorsunuz hepiniz! Ama buradaki kadınlar böyle bir ihtiyaç duymuyor gibi —
tıpkı cennetteki kutsanmışlar gibi.' 'Ne ihtiyacı?' diye sordu Archer, sesini alçaltarak. 'Ah, sormayın! Ben sizin dilinizi bilmiyorum,' diye ters ters karşılık verdi kadın. Cevap ona bir darbe gibi indi; patikada durup ona baktı. 'Dilinizi konuşamıyorsam, neden geldim?' 'Ah, dostum...!' Elini hafifçe onun koluna koydu; Archer yalvardı: 'Ellen — ne olduğunu neden söylemiyorsunuz?' Kadın yine omuz silkti. 'Cennette bir şey olur mu hiç?' Birkaç adım sessiz yürüdüler. Sonunda kadın konuştu: 'Söyleyeceğim. Ama nerede, nerede, nerede? Papaz okuluna benzeyen o koca evde bir dakika bile yalnız kalınmıyor: kapılar hep açık, ve hep bir hizmetçi giriyor — çay getiriyor, odun getiriyor, gazete getiriyor! Amerikan evlerinde insanın kendi başına kalabileceği bir yer yok mu? Hem bu kadar çekingen, hem bu kadar ortadasınız. Kendimi yeniden manastırda sanıyorum — ya da hiç alkışlamayan, korkunç derecede kibar bir seyirci önünde sahnede.'
'Ah, bizi sevmiyorsunuz!' diye haykırdı Archer. O sırada eski patroon'un evinin önünden geçiyorlardı: basık duvarlar, orta bacanın çevresine sokulmuş küçük kare pencereler. Kepenkler açıktı ve yeni silinmiş camlardan birinde Archer bir ateşin ışığını gördü. 'Bak — ev açık!' dedi. Kadın durdu. 'Yalnız bugün. Görmek istedim; Bay van der Luyden de ateş yaktırıp pencereleri açtırdı — bu sabah kiliseden dönerken uğrayalım diye.' Basamakları koşarak çıktı ve kapıyı çekti. 'Hâlâ açık — ne şans! Girin; rahat rahat konuşuruz. Bayan van der Luyden teyzelerini görmeye Rhinebeck'e gitti; bir saat boyunca kimse bizi aramaz.'
Archer onu dar koridordan izledi. Az önceki sözlerle çöken keyfi, akılsız bir sıçrayışla yeniden yükseldi. Ateşin ışığında parlayan pirinçleri ve ahşap kaplamalarıyla bu sade küçük ev, sanki onları karşılamak için büyüyle hazırlanmıştı. Mutfak ocağında, eski çengeline asılı demir tencerenin altında hâlâ kırmızı bir köz yanıyordu. Çinili ocağın iki yanında hasır iskemleler karşılıklı duruyor, raflarda sıra sıra Delft tabakları diziliyordu. Archer eğilip közlerin üstüne bir odun attı. Bayan Olenska pelerinini çıkarıp iskemlelerden birine oturdu. Archer ocağa yaslanıp ona baktı. 'Şimdi gülüyorsunuz; ama bana yazarken mutsuzdunuz,' dedi. 'Evet.' Kadın bir an durdu. 'Ama siz buradayken kendimi mutsuz hissedemiyorum.' 'Uzun kalamam,' dedi Archer; dudakları, yalnızca bu kadarını söyleyip fazlasını söylememe çabasıyla kaskatıydı. 'Biliyorum. Ama ben ilerisini düşünmem; âna sadık yaşarım.'
'Mutluyken yalnız o ânı görürüm.' Sözler bir ayartı gibi içine süzüldü; yolunu kesmek için ocaktan uzaklaşıp pencereye gitti, karın önündeki kara ağaç gövdelerine baktı. Ama sanki kadın da yer değiştirmişti: onu hâlâ, kendisiyle ağaçların arasında, ateşin başında o tembel gülümsemesiyle otururken görüyordu. Archer'ın kalbi, iradesine aldırmadan, düzensiz vuruşlarla çarpmaya başladı. Ya kaçtığı kişi kendisiyse — ve bunu söylemek için, bu gizli odada onunla yalnız kalmayı beklediyse? 'Ellen — size gerçekten bir yararım olacaksa, gelmemi gerçekten istediyseniz — söyleyin bana, ters giden ne, neden kaçıyorsunuz?' diye üsteledi. Duruşunu değiştirmeden, dönüp ona bakmadan bile konuştu: olacaksa böyle olmalıydı — aralarında odanın bütün genişliği, gözleri dışarıdaki karda.
Uzun bir an kadın sustu; ve o anda Archer onun arkadan yaklaşıp hafif kollarını boynuna doladığını hayal etti, nefesini duyar gibi oldu. Mucizeyi beklerken ruhu da bedeni de titriyordu. Derken eve doğru gelen bir adam gördü: kalın paltolu, kürk yakası kalkık. Julius Beaufort'tu. 'Ah!' diye haykırdı Archer ve bir kahkaha attı. Bayan Olenska yerinden fırlamış, yanına süzülmüş, elini onunkine koymuştu; ama pencereden bir bakışta bembeyaz kesilip geriledi. 'Demek buydu?' dedi Archer alaylı. 'Burada olduğunu bilmiyordum,' diye mırıldandı kadın. Eli hâlâ Archer'ınkindeydi; ama Archer kurtuldu, koridora çıkıp evin kapısını ardına dek açtı. 'Merhaba, Beaufort — buradan!
Bayan Olenska sizi bekliyordu!' dedi. Ertesi sabah, New York'a dönerken, Archer Skuytercliff'teki o son dakikaları yorucu bir canlılıkla yeniden yaşadı. Beaufort, onu Bayan Olenska'nın yanında bulduğuna açıkça bozulmuş, ama her zamanki gibi durumu tepeden bakışla geçiştirmişti. Kendisini rahatsız edenleri yok saymakta kendine özgü bir yolu vardı; duyarlı insanlara bu, görünmez, hatta hiç var olmamış oldukları duygusunu verirdi. Üçü parkta yürürken Archer bu tuhaf hayalet hâlinin farkındaydı; gururunu incitiyordu ama ona, görülmeden görme gibi hayaletçe bir üstünlük de veriyordu. Beaufort küçük eve her zamanki güveniyle girmişti; ama kaşlarının arasına kazılmış dikey çizgiyi silemiyordu. Bayan Olenska'nın onun geleceğini bilmediği epey açıktı — Archer'a söylediği bir söz bu olasılığı sezdirmiş olsa da; her hâlde New York'tan ayrılırken ona nereye gittiğini söylememişti, ve bu açıklamasız gidiş adamı iyice sinirlendirmişti. Ortaya koyduğu gerekçe, önceki akşam 'kusursuz küçük bir ev' bulmuş olmasıydı: daha piyasaya bile çıkmamış, tam ona göre bir ev; hemen tutmazsa biri kapıverecekti. Ve yapmacık bir öfkeyle, yüksek sesle çıkıştı: tam evi bulduğu anda kaçıp gitmiş, bütün emeğini boşa çıkarmıştı.
'Şu yeni icat telefon biraz daha yetkin olsaydı, bütün bunları size şehirden söylerdim. Şimdi kulüpte ateşin karşısında ayaklarımı ısıtıyor olurdum — sizi kar yollarında arayacağıma,' diye homurdandı Beaufort, gerçek öfkesini yapmacık olanın altına saklayarak. Bayan Olenska açılan aralıktan yararlanıp konuşmayı, günün birinde insanların bir yerden bir yere, hatta — inanılmaz düş — bir şehirden başka bir şehre konuşabilmesi gibi fantastik bir olasılığa çevirdi. Bu, üçünü de doğal olarak Edgar Poe ile Jules Verne'i anmaya ve okumuş insanların yeni icatlardan söz ederken, çabuk inanıp saf görünmemek için kendiliğinden sıraladığı o beylik sözlere götürdü. Telefon üzerine konuşma onları sağ salim büyük eve geri getirdi. Bayan van der Luyden henüz dönmemişti; Archer vedalaşıp kızağını almaya gitti, Beaufort ise kontesle içeri girdi. Van der Luyden'lar habersiz konuklardan pek hoşlanmazdı; ama Beaufort'u kesinlikle akşam yemeğine alıkoyar, sonra da dokuz treni için istasyona gönderirlerdi. Daha fazlası olamazdı: yolculuktaki bir beyefendinin bavulsuz gecelemek istemesi onlar için düşünülemezdi; bunu Beaufort gibi pek yakın olmayan birine önermek de tatsız kaçardı.
Beaufort bütün bunları biliyordu, önceden de görmüş olmalıydı; yine de bu uzun yolu gelmesi, sabırsızlığının ne boyutta olduğunu gösteriyordu. Hiç kuşkusuz Kontes Olenska'nın peşindeydi; ve Beaufort güzel kadınların peşine yalnız tek bir amaçla düşerdi. Çocuksuz evi onu çoktan sıkmıştı; daha kalıcı tesellilerin yanında, kendi çevresinde aşk maceraları arıyordu. Bayan Olenska'nın, kendi ağzıyla, kaçtığı adam buydu: soru, adamın üstelemeleri rahatsız ettiği için mi kaçtığı, yoksa onlara direnebileceğine tam güvenemediği için mi. Tabii kaçış bir aldatmaca, New York'tan ayrılış da bir manevra değilse. Archer aslında buna inanmıyordu: Bayan Olenska'yı az tanımıştı ama yüzünü, en azından sesini okuyabildiğine inanmaya başlıyordu; ikisi de Beaufort'un ansızın belirişi karşısında sıkıntı, hatta şaşkınlık göstermişti. Ama öyleyse bile — bu, New York'tan onunla buluşmak için ayrılmış olmasından daha kötü değil miydi? Öyleyse kadın ilginç olmaktan çıkıyordu: en bayağı ikiyüzlülerin sırasına giriyordu. Beaufort'la ilişkisi olan bir kadın, dönüşü olmayan biçimde 'sınıflanmış' olurdu.
Hayır — eğer Beaufort'u tartıyor, belki de küçümsüyor, ama onu öbür erkeklerden ayıran şeylere kapılıyorsa — iki kıtaya ve iki topluma alışkanlığı, sanatçılarla, oyuncularla, dünyanın gözlediği insanlarla senli benli oluşu, yerel önyargılara duyduğu sakin küçümseme —, o zaman iş bin kat daha kötüydü. Beaufort kabaydı, okumamıştı, parasıyla böbürlenirdi; ama yaşamının koşulları ve doğuştan bir kıvraklık, onu konuşmada, ufku Battery ile Central Park arasında biten, ahlakça ve toplumca daha iyi nice adamdan daha ilginç kılıyordu. Daha geniş bir dünyadan gelen biri bu farkı nasıl duymaz, nasıl kapılmazdı?
Bayan Olenska bir öfke ânında Archer'a ikisinin aynı dili konuşmadığını söylemişti; genç adam bunun bir bakıma doğru olduğunu biliyordu. Ama Beaufort onun dilinin her kıvrımını anlıyor ve akıcı konuşuyordu: hayat görüşü, tonu, tavrı, Kont Olenski'nin mektubunda sezilenlerin yalnızca daha kaba bir kopyasıydı. Bu, kontun karısının gözünde Beaufort'un aleyhine işleyebilirdi; ama Archer, Ellen Olenska gibi genç bir kadının, geçmişini hatırlatan her şeyi ille de reddedeceğine inanacak kadar akılsız değildi. Kadın kendini o geçmişe tam bir başkaldırı içinde sanabilirdi; ama orada onu büyülemiş olan şeyler, iradesine rağmen onu çekmeye devam edecekti. Böylece genç adam, acı bir tarafsızlıkla, Beaufort'un ve 'kurbanının' durumunu bir bir gözden geçirdi; içini gitgide netleşen bir istek dolduruyordu: onu aydınlatmak. Kimi anlar, kadının istediği tek şeyin tam da bu — aydınlatılmak — olduğu görünüyordu ona.
O akşam Archer Londra'dan gelen kitap sandığını açtı. Sandık dört gözle beklediği şeylerle doluydu: yeni bir Herbert Spencer cildi, parlak Alphonse Daudet'nin yeni bir öykü derlemesi ve son dergilerin ilgiyle söz ettiği, George Eliot'ın 'Middlemarch' adlı romanı. Bu şölen uğruna üç yemek davetini geri çevirmişti; ama sayfaları kitap tutkununun şehvetli hazzıyla çevirse de ne okuduğunu bilmiyordu, kitaplar birer birer elinden düşüyordu. Derken aralarında, salt adı için ısmarladığı küçük bir şiir kitabına rastladı: 'Hayat Evi'. Açtı ve kendini, kitaplarda hiç solumadığı bir havanın içinde buldu: öyle sıcak, öyle zengin, öyle şefkatliydi ki en yalın insan tutkularına gizemli bir güzellik veriyordu. Bütün gece o büyülü sayfalarda, yüzü Ellen Olenska'nın yüzü olan bir kadının hayalini kovaladı; ama ertesi sabah uyanıp karşıdaki kahverengi taş evlere bakınca, Bay Letterblair'in yazıhanesindeki masasını ve Grace Kilisesi'ndeki aile sırasını düşününce, Skuytercliff parkındaki o saat, bir gece rüyası kadar gerçek dışı kaldı.
'Ne kadar solgunsun, Newland!' dedi Janey kahve saatinde; annesi de ekledi: 'Son günlerde öksürüyorsun; umarım kendini işe öldüresiye vermiyorsundur.' Çünkü ikisi de genç adamın, sert patronların baskısı altında mesleğin en yıpratıcı görevlerinde eridiğine inanıyordu — o da bu yanlışı düzeltmeyi hiç gerekli görmemişti.
Sonraki iki üç gün ağır aksak geçti. Gündelik yaşamın tadı ağzında kül gibiydi; zaman zaman geleceğin altında diri diri gömüldüğünü duyuyordu. Kontes Olenska'dan da, o kusursuz küçük evden de haber çıkmadı; kulüpte Beaufort'la karşılaştığında, vist masalarının üzerinden yalnızca başlarıyla selamlaştılar. Ancak dördüncü akşam eve döndüğünde kendisini bekleyen bir not buldu: 'Yarın geç gelin: size açıklamam gerek. Ellen.' Hepsi buydu. O akşam dışarıda yemek yiyen genç adam notu gülümseyerek cebine koydu: cümlenin Fransızca kokan kuruluşu hoşuna gitmişti. Yemekten sonra tiyatroya gitti; gece yarısından sonra eve dönünce notu yeniden çıkarıp ağır ağır, defalarca okudu. Aklına birkaç cevap yolu geldi; gecenin epey bir kısmını uyanık, hepsini tek tek tartarak geçirdi. Sabah olduğunda kararı kesindi: birkaç parça giysiyi bavula tıkıştırdı ve o öğleden sonra kalkan St. Augustine vapuruna binmeye karar verdi.