Türkçe baskı

12. Bölüm

Eski usul New Yorklular akşam yemeğini yedide yer, yemekten sonra ziyaret âdeti de — Archer'ın çevresi alay etse bile — hâlâ sürerdi. Genç adam Waverley Place'ten Beşinci Cadde'yi çıkarken uzun cadde bomboştu: yalnız Reggie Chivers'ların evinin önünde arabalar — orada dük için yemek veriliyordu — ve şurada burada, kalın paltolu, atkılı yaşlıca bir bey, kahverengi taş merdiveni çıkıp gazla aydınlanan bir hole karışıyordu. Washington Meydanı'nı geçerken Archer, yaşlı Bay du Lac'ın kuzenleri Dagonet'leri ziyaret ettiğini fark etti; Batı Onuncu Sokak köşesinde de kendi bürosundan Bay Skipworth'ü gördü — besbelli Lanning hanımlarına gidiyordu. Beşinci Cadde'nin biraz yukarısında Beaufort belirdi: kendi kapısında, parlak ışığa karşı karanlık bir gölge; özel arabasına indi ve bilinmez, muhtemelen ağza alınmaz bir hedefe doğru uzaklaştı. Opera gecesi değildi, kimse davet vermiyordu; demek Beaufort'un çıkışı şüphesiz gizli bir işti. Archer bunu, Lexington Caddesi'nin ötesindeki küçük bir evle bağladı: pencerelerine yeni çiçek sandıkları ve fiyonklu perdeler asılmış, yeni boyalı kapısının önünde de sık sık Bayan Fanny Ring'in kanarya sarısı arabası beklerdi.

Bayan Archer'ın küçük, kaygan dünyası dar sınırlıydı; onun ötesinde, neredeyse haritanın dışında, sanatçıların, müzisyenlerin ve 'yazı yazan insanların' oturduğu semt uzanırdı. İnsanlığın bu dağınık kırıntıları, toplum yapısıyla kaynaşmaya hiç istek göstermemişti. Tuhaf yaşarlardı ama çoğu oldukça namuslu sayılırdı; yalnız kendi başlarına kalmayı yeğlerlerdi. Medora Manson, parlak günlerinde bir 'edebiyat salonu' açmış, edebiyatçılar oraya gelmeye yanaşmadığı için salon çabuk sönmüştü. Başkaları da aynı şeyi denedi; bir de Blenker'ların evi vardı — coşkulu, geveze bir anne ile onu taklit eden üç dağınık kız — orada Edwin Booth'a, Patti'ye, William Winter'a, yeni Shakespeare oyuncusu George Rignold'a, dergi editörlerine, eleştirmenlere rastlanırdı. Bayan Archer ve çevresi bu insanlara karşı belli bir çekingenlik duyardı: tuhaftılar, belirsizdiler; hayatlarının ve zihinlerinin dibinde bilinmez köşeler vardı. Archer'ın ailesinde edebiyata ve sanata derin saygı duyulurdu; Bayan Archer çocuklarına, toplumun Washington Irving'i, Fitz-Greene Halleck'i ve 'Suçlu Peri'nin şairini içine aldığı günlerde ne kadar hoş olduğunu anlatırdı. O kuşağın en ünlü yazarları 'beyefendi'ydi; onları izleyen adı bilinmeyenlerin belki beyefendi duyguları vardı; ama kökenleri, görünüşleri, saçları, sahneyle operayla içli dışlılıkları, eski New York ölçülerini onlara uygulamayı boşa çıkarıyordu.

'Ben gençken,' derdi Bayan Archer sık sık, 'Battery ile Canal Sokağı arasındaki herkesi tanırdık; araba tutanlar da yalnız tanıdıklarımızdı. O zaman kimin kim olduğunu bilmek çok kolaydı; şimdi imkânsız, ben de artık uğraşmıyorum.' O uçurumu, ahlaki önyargısı olmayan ve ince ayrımlara aldırmayan yaşlı Catherine Mingott belki kapatabilirdi; ama o ömründe ne kitap açmış ne resme bakmıştı; müziği de yalnız, Tuileries'deki parlak günlerinin İtalyan operası gala gecelerini hatırlattığı için severdi. Cesarette ona denk olan Beaufort belki bu kaynaşmayı başarabilirdi; ama görkemli konağı ve ipek çoraplı uşakları rahat sohbeti engelliyordu. Üstelik o da yaşlı Mingott kadar cahildi ve 'yazı yazan insanları' zenginlerin keyfi için tutulmuş tedarikçiler sayardı; onun fikrini değiştirecek kadar zengin biri de şimdiye dek o fikri sorgulamamıştı.

Newland Archer bunları çocukluğundan beri bilir, kendi evreninin yapısı sayardı. Ressamların, şairlerin, romancıların, bilim adamlarının, hatta büyük oyuncuların dükler kadar arandığı toplumlar olduğunu biliyordu; Mérimée'nin — 'Bilinmeyen Bir Kadına Mektuplar'ı başucu kitabıydı — Thackeray'in, Browning'in ya da Morris'in sohbetinin egemen olduğu salonları sık sık hayal etmişti. Ama böyle şeyler New York'ta düşünülemezdi bile; düşüncesi bile insanı şaşırtıyordu. Archer 'yazı yazanların', müzisyenlerin, ressamların çoğunu tanırdı: onlarla Century'de ya da yeni yeni açılan küçük müzik ve tiyatro kulüplerinde buluşurdu. Oralarda onlardan hoşlanırdı; Blenker'larda ise sıkılırdı — orada, ateşli ama kılıksız kadınların arasına karışmış hâlde, yakalanmış birer nadide eşya gibi elden ele dolaştırılırlardı. Ned Winsett'le en ilginç konuşmalarından sonra bile Archer'da hep şu duygu kalırdı: onların dünyası da kendi dünyası kadar küçüktü ve ikisini genişletmenin tek yolu, doğal biçimde kaynaşacakları bir görgü düzeyine

erişmekti. Kontes Olenska'nın içinde yaşadığı, acı çektiği — belki gizemli sevinçler de tattığı — toplumu düşünürken bu düşünce yine aklına geldi. Kontesin, büyükannesi Mingott ile Welland'ların, 'yazı yazan insanların' oturduğu 'bohem' semtte yaşamasına karşı çıktıklarını anlatırkenki eğlenen yüzünü hatırladı. Aileyi rahatsız eden semtin tehlikesi değil yoksulluğuydu; ama kontes bu inceliği kaçırıyor, edebiyatın itibarı zedelediğini düşündüklerini sanıyordu. Kendisi edebiyattan hiç korkmazdı: salonunda — genel kanıya göre kitapların yeri olmayan o odada — dağınık duran birçok cilt vardı, çoğu roman; Paul Bourget, Huysmans, Goncourt kardeşler gibi yeni adlar Archer'ın ilgisini çekmişti. Kapısına vardığında, kontesin bütün değerlerini nasıl tersine çevirdiğini yine hissetti ve bu davada ona yararlı olmak için, bildiği her şeyden büsbütün

başka koşulları anlaması gerektiğini kavradı. Nastasia kapıyı o gizemli gülümsemesiyle açtı. Hol sırasında kürk astarlı bir palto, içinde altın J.B. harfleri parlayan mat ipekten katlanır bir opera şapkası ve beyaz ipek bir atkı duruyordu: bu pahalı eşyaların Julius Beaufort'a ait olduğuna şüphe yoktu. Archer öfkelendi; öyle öfkelendi ki az kalsın kartına birkaç söz karalayıp gidecekti. Ama Kontes Olenska'ya yazdığı pusulada, aşırı ihtiyatından, onu yalnız görmek istediğini söylemediğini hatırladı. Kapısını başka konuğa açtıysa kabahat kendisindeydi. Salona, Beaufort'a fazlalık olduğunu hissettirmeye ve ondan uzun kalmaya kararlı girdi.

Bankacı, üzerine eski bir işleme örtülmüş şömine rafına yaslanmış duruyordu; rafta, sarımsı kilise mumları takılı pirinç şamdanlar vardı. Göğsünü kabartmış, omuzlarını rafa dayamış, ağırlığını büyük rugan ayakkabılarından birine vermişti. Archer girdiğinde Beaufort hâlâ gülümseyerek ev sahibesine yukarıdan bakıyordu. Kontes, şömineyle dik açı yapan bir kanepeye yarı uzanmıştı; orkide ve açelyalarla yüklü bir masa — Archer fark etti: Beaufort'un serasının armağanları — onu paravan gibi koruyordu. Başını bir eline dayamıştı; geniş yeni, kolunu dirseğe kadar açıkta bırakıyordu. Akşam konuk kabul eden hanımlar genellikle 'sade bir yemek elbisesi' giyerdi: balinalı ipekten dar bir zırh, boyunda azıcık açık, o boşluk dantel fırfırla dolu; dar kollarda da yalnız bileği gösteren, Etrüsk işi altın bir bilezik ya da kadife bir bant görünecek kadar farbalalar. Ama kontes, geleneğe aldırmadan, çenesine ve önüne parlak siyah kürk geçirilmiş uzun, kırmızı kadifeden bir rob giymişti. Archer, son Paris yolculuğundan, yeni ressam Carolus Duran'ın bir portresini hatırladı — tabloları Salon'da sansasyon yaratıyordu: portredeki kadın da böyle cüretli bir rob içinde, çenesini kürke gömmüştü. Sımsıcak bir salonda o kürkte,

o örtülü boyunla çıplak kolların birleşiminde ters ve kışkırtıcı bir şey vardı; ama etki, inkâr edilemez biçimde hoştu. 'Aman Tanrım — Skuytercliff'te tam üç gün mü?' diyordu Beaufort alaycı sesiyle, Archer girdiğinde. 'Bütün kürklerinizi alın, bir de sıcak su torbası.' 'Neden? Ev o kadar soğuk mu?' diye sordu kontes; sol elini Archer'a, gizemli biçimde öpülmesini bekler gibi uzatarak. 'Hayır; ev değil, ev sahibesi soğuk,' dedi Beaufort, genç adama umursamaz bir baş sallayışla. 'Ama ben onu çok nazik buldum. Beni davet etmeye kendisi geldi. Büyükannem gitmem gerektiğini söylüyor, elbette.' 'Büyükanne, elbette. Bense diyorum ki pazar günü Delmonico'da sizin için tasarladığım küçük istiridye sofrasını kaçırmanız yazık — Campanini, Scalchi ve bir sürü eğlenceli insanla.' Kontes, kararsız, bankacıdan Archer'a baktı. 'Ah — işte bu beni gerçekten çekiyor! Geldiğimden beri, geçen akşam Bayan Struthers'takiler dışında tek bir sanatçı görmedim.' 'Ne tür sanatçılar? Bir iki ressam tanıyorum, çok iyi insanlar; izin verirseniz getirebilirim,' dedi Archer cesaretle. 'Ressam mı? New York'ta ressam mı var?' diye sordu Beaufort; tablolarını satın almadığına göre ressam da olamaz demeye getiren bir tonla. Kontes ise ağır gülümsemesiyle Archer'a dedi ki: 'Çok hoş olurdu. Ama benim aklımdaki aslında sahne sanatçıları:

şarkıcılar, oyuncular, müzisyenler. Kocamın evi hep onlarla dolup taşardı.' 'Kocam' sözünü, bu kelimeye hiçbir uğursuzluk yapışmamış gibi, neredeyse evlilik hayatının yitik sevinçlerine iç çeken bir tonla söyledi. Archer ona şaşkın baktı: hafiflik mi, örtmece mi? İtibarını ortaya koyup geçmişten kopmaya çalışırken, o geçmişten nasıl böyle hafifçe söz edebiliyordu? 'Bence,' diye sürdürdü kontes iki adama birden, 'beklenmedik olan, zevki büyütür. Her gün aynı insanları görmek belki bir hatadır.' 'Her hâlükârda ölesiye sıkıcı; New York sıkıntıdan ölüyor,' diye homurdandı Beaufort. 'Ben de sizin için canlandırmaya çalışınca beni yüzüstü bırakıyorsunuz. Haydi, bir daha düşünün! Pazar son şansınız; Campanini gelecek hafta Baltimore'a ve Philadelphia'ya gidiyor. Özel bir salonum var, bir de Steinway; bütün gece benim için

şarkı söyleyecekler.' 'Ne harika! Düşünüp yarın sabah size yazabilir miyim?' dedi kontes tatlılıkla, ama sesinde hafif bir veda notasıyla. Beaufort bunu sezdi; reddedilmeye alışık olmadığından, kaşlarının arasında inatçı bir çizgiyle ona bakakaldı. 'Neden şimdi değil?' 'Bu kadar geç bir saatte karar verilemeyecek kadar ciddi bir mesele.' 'Geç mi buluyorsunuz?' Kontes bakışını soğukça karşıladı. 'Evet; çünkü Bay Archer'la biraz iş konuşmam gerekiyor.' 'Ah,' dedi Beaufort, kuru. Kontesin tonunda itiraz payı yoktu; hafif bir omuz silkişiyle toparlandı, elini aldı, ustalıkla öptü ve eşikten seslendi: 'Bakın Newland,

kontesi şehirde kalmaya razı ederseniz, yemeğe siz de dahilsiniz elbette.' Ağır, önemli adımlarıyla odadan çıktı. Bir an Archer, Bay Letterblair'in ziyaretini kontese haber verdiğini sandı; ama kadının ardından söylediği, konuyla öyle ilgisiz söz onu bu düşünceden vazgeçirdi. 'Demek ressamlar tanıyorsunuz? Onların dünyasında mı yaşıyorsunuz?' diye sordu ilgi dolu gözlerle. 'Ah, tam değil. Sanatların burada bir dünyası olduğunu söyleyemem, hiçbirinin; daha çok incecik bir kenar, ta kıyılarda.' 'Ama bu şeyleri seviyorsunuz?' 'Çok. Paris'te ya da Londra'dayken hiçbir sergiyi kaçırmam. Geride kalmamaya çalışırım.' Kontes, uzun kıvrımların altından ucu görünen saten botuna baktı. 'Ben de eskiden çok önemserdim: hayatım bu şeylerle doluydu. Ama şimdi onlarsız olmayı denemek istiyorum.' 'Onlarsız olmak mı?' 'Evet; eski hayatımı bütünüyle bırakmak,

buradaki herkes gibi olmak istiyorum.' Archer kızardı. 'Siz asla herkes gibi olamazsınız,' dedi. Kontes düz kaşlarını hafifçe kaldırdı. 'Ah, öyle demeyin. Farklı olmaktan nasıl nefret ettiğimi bilseniz!' Yüzü trajik bir maske gibi kararmıştı. Öne eğildi, ince elleriyle dizini sardı ve bakışını ondan uzağa, karanlık uzaklara çevirdi. 'Bütün bunlardan kurtulmak istiyorum,' diye üsteledi. Archer bir an bekleyip boğazını temizledi. 'Biliyorum. Bay Letterblair anlattı.' 'Ya?' 'Onun için geldim. O rica etti — biliyorsunuz, onun bürosundayım.' Kontes hafifçe şaşırdı; sonra gözleri parladı. 'Yani bu işi benim için siz yürütebilirsiniz? Bay Letterblair yerine sizinle konuşabilirim, öyle mi? Ah, çok daha kolay olur!' Bu ton Archer'a dokundu; güveni, hoşnutluğuyla birlikte büyüdü: kontesin iş lafını yalnız Beaufort'tan kurtulmak için ettiğini anladı; Beaufort'u kaçırtmak da bir çeşit zaferdi. 'Bunun için buradayım — bunu konuşmak için,' diye yineledi. Kontes hâlâ kıpırdamadan, başı bükülü koluna dayalı oturuyordu. Yüzü soluk ve sönük görünüyordu,

sanki elbisenin koyu kırmızısı bütün rengini emmişti. Archer onu birden acınası bir varlık olarak gördü. 'Şimdi katı gerçeklere geliyoruz,' diye düşündü; annesinde ve onun kuşağında hep eleştirdiği o içgüdüsel kaçınmayı kendi içinde duyarak. Sıra dışı durumlarla ne kadar az pratiği vardı! Sözcük dağarcığı bile yabancıydı: bunlar roman ve sahne işiydi sanki. Gelecek konuşmanın önünde bir oğlan çocuğu gibi beceriksiz ve mahcup hissediyordu. Bir sessizlikten sonra kontes beklenmedik bir ateşle patladı: 'Özgür olmak istiyorum; geçmişi tümüyle silmek istiyorum!' 'Sizi anlıyorum.' Kontesin yüzü ısındı. 'Öyleyse bana yardım edecek misiniz?' 'Önce—' Archer duraksadı, '—belki biraz daha bilmem gerek.' Kontes şaşırmış göründü. 'Kocamı biliyorsunuz — onunla hayatımı da?' Archer başını salladı. 'Peki — daha nesi gerek? Bu ülkede böyle şeylere katlanılıyor mu? Ben Protestanım — bizim kilisemiz böyle durumlarda boşanmayı yasaklamaz.' 'Elbette yasaklamaz.' Yine sustular; Archer, ikisinin arasında Kont Olenski'nin mektubunun çirkin suratıyla yükseldiğini duydu. Topu topu yarım sayfa — ve Letterblair'e dediği gibi: öfkeli bir alçağın bulanık suçlaması.

Ama arkasında ne kadar gerçek vardı? Bunu yalnız Kont Olenski'nin karısı bilebilirdi. 'Bay Letterblair'e verdiğiniz belgeleri inceledim,' dedi sonunda. 'Eee? Bundan daha iğrenç bir şey olabilir mi?' 'Hayır.' Kontes duruşunu biraz değiştirdi, eliyle gözlerini örttü. 'Elbette biliyorsunuz,' diye sürdürdü Archer, 'kocanız davayla uğraşmaya karar verirse, tehdit ettiği gibi—' 'Evet—?' 'Şeyler söyleyebilir — sizin için tatsız, incitici şeyler: bunları açıkça söyler, dolaşır, size zarar verir; hem de—' 'Hem de—?' 'Demek istiyorum: ne kadar temelsiz olurlarsa olsunlar.' Kontesin susuşu uzun sürdü; o kadar uzun ki Archer, gölgeli yüzüne bakmak istemediğinden, dizinde duran öteki elin biçimini, dördüncü ve beşinci parmaktaki üç yüzüğü belleğine kazıyacak zaman buldu —

aralarında, fark etti, alyans yoktu. 'Peki o böyle suçlamaları burada açıkça söylese bile bana ne zararı olur?' Az kalsın haykıracaktı: 'Zavallıcık — burada her yerden çok zararı olur!' Onun yerine, kendi kulağına Bay Letterblair'inki gibi gelen bir sesle cevap verdi: 'New York sosyetesi, yaşadığınız dünyanın yanında çok küçük bir dünyadır. Ve göründüğünün aksine, epey... eski kafalı birkaç kişi tarafından yönetilir.' Kontes bir şey demedi; Archer devam etti: 'Evlilik ve boşanma üzerine düşüncelerimiz özellikle eski kafalıdır. Yasalarımız boşanmayı kolaylaştırır — göreneklerimizse hiç hoş görmez.' 'Hiç mi?' 'Şey — hayır; kadın, ne kadar incinmiş, ne kadar kusursuz olursa olsun, aleyhine en küçük bir görüntü varsa, alışılmışın dışında herhangi bir davranışla kendini incitici imalara açık bırakmışsa—' Kontes başını biraz daha eğdi; Archer yine bekledi — bir öfke parlaması, hiç değilse kısa bir itiraz çığlığı umarak. Hiçbir şey gelmedi. Küçük bir yol saati dirseğinin yanında usulca işliyordu; bir odun ikiye ayrılıp kıvılcım saçtı. Sessiz, loş oda, Archer'la birlikte suskun bekliyor gibiydi.

'Evet,' diye mırıldandı kontes sonunda, 'ailemin bana söylediği de bu.' Archer hafifçe yüzünü buruşturdu. 'Şaşılacak şey değil—' 'Bizim ailemizin,' diye düzeltti kontes; Archer kızardı. 'Çünkü yakında kuzenim olacaksınız,' diye ekledi yumuşakça. 'Umarım.' 'Peki onların görüşünü paylaşıyor musunuz?' Bunun üzerine Archer ayağa kalktı, odayı geçti, duvardaki eski kırmızı damasko önünde asılı bir tabloya boş gözlerle bir süre baktı, sonra kararsız adımlarla kontesin yanına döndü; ne diyeceğini bilemiyordu. Nasıl desin: 'Evet, kocanızın ima ettiği doğruysa, ya da bunu çürütecek bir yolunuz yoksa'? 'Açıkça—' diye başladı kontes, tam Archer konuşacakken. Archer ateşe baktı. 'Açıkça öyleyse: korkunç dedikoduların ihtimaline — kesinliğine — değecek ne kazanacaksınız?' 'Ama özgürlüğüm — o hiçbir şey mi?' O anda, mektuptaki suçlamanın doğru olabileceği ve kontesin, suçunun ortağıyla evlenmeyi umduğu düşüncesi Archer'ın içinden şimşek gibi geçti. Gerçekten böyle bir tasarısı varsa, yasanın buna kesinlikle karşı olduğunu ona nasıl söylemeli? Salt bu şüphe bile yüreğini katılaştırdı, onu sabırsız kıldı. 'Ama siz zaten hava kadar özgür değil misiniz?' diye karşılık verdi. 'Size kim dokunabilir? Bay Letterblair para meselesinin çözüldüğünü söylüyor—'

'Ah, evet,' dedi kontes kayıtsızca. 'Öyleyse sonu gelmez tatsızlık ve acı olabilecek bir şeyi göze almaya değer mi? Gazeteleri düşünün — ne kadar alçaktırlar! Her şey aptalca, dar, haksız — ama toplumu yeniden yapamazsınız.' 'Hayır,' diye onayladı kontes; sesi öyle ince, öyle umutsuzdu ki Archer, az önceki katı düşüncelerinden birden pişmanlık duydu. 'Böyle durumlarda birey, ortak çıkar sayılan şeye neredeyse her zaman feda edilir: insanlar aileyi bir arada tutan — çocuklar varsa onları koruyan — her göreneğe sarılır,' diye sürdürdü; kontesin sessizliğinin çıplak bıraktığı şeyi örtmek isteğiyle, dudaklarına gelen hazır cümleleri döküyordu. Madem kontes havayı temizleyecek tek sözü söylemek istemiyor ya da söyleyemiyordu, hiç değilse onun sırrını kurcaladığını hissettirmemeliydi. İyileştiremeyeceği bir yarayı deşmektense, ihtiyatlı eski New York usulünce yüzeyde kalmak daha iyiydi. 'Görevim, biliyorsunuz,' diye devam etti, 'bu meseleleri, sizi en çok sevenlerin gözüyle görmenize yardım etmek: Mingott'ların, Welland'ların, van der Luyden'ların, bütün dost ve akrabalarınızın. Onların nasıl yargıladığını size dürüstçe göstermemek haksızlık olurdu, değil mi?' Açık kalan o sessizliği örtme telaşıyla üsteleyerek, neredeyse yalvararak konuşuyordu. 'Hayır,' dedi kontes ağır ağır, 'olurdu.'

Ateş boz küle dönmüştü; lambalardan biri, dikkat ister gibi guruldadı. Kontes kalktı, fitili yükseltti, şöminenin yanına döndü ama oturmadı. Ayakta kalışı, artık söylenecek söz kalmadığının işareti gibiydi; Archer da kalktı. 'Peki; istediğinizi yapacağım,' dedi kontes ansızın. Kan Archer'ın alnına hücum etti; bu ani teslimiyet karşısında afallayıp beceriksizce onun iki elini tuttu. 'Ben — ben size gerçekten yardım etmek istiyorum,' dedi. 'Ediyorsunuz. İyi geceler, kuzenim.'

Archer eğildi, dudaklarını onun soğuk, cansız ellerine koydu. Kontes ellerini usulca çekti; Archer döndü, holün soluk gaz ışığında paltosuyla şapkasını buldu ve kış gecesinin karanlığına atıldı — söyleyemediği her şeyle dolup taşarak, artık çok geç kalmış bir belagatle.