Türkçe baskı
47. Bölüm
'Bunu yeniden iyice düşündüm, Elizabeth,' dedi dayısı, araba kasabadan çıkarken. 'Ciddi ciddi düşününce, ablanın görüşünün eskisinden daha doğru olduğu kanısına varıyorum. Lydia'yı koruyacak ve kollayacak kimseler var. Üstelik genç bir adamın, albayının ailesiyle birlikte kalan bir genç hanıma karşı böyle bir oyun kurması hiç de akla yatkın değil. Ben iyi bir son ummak istiyorum. Wickham, kızın akrabalarının ve dostlarının sessiz kalacağını düşünmüş olabilir mi? Albay Forster'a böyle bir hakaret ettikten sonra alayın kendisini yeniden kabul edeceğini düşünmüş olabilir mi? Baştan çıkaran şeye göre tehlike çok büyük.' 'Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?' diye haykırdı Elizabeth, yüzü aydınlanarak. 'Gerçekten öyle,' dedi Bayan Gardiner. 'Ben de dayının düşüncesine katılmaya başlıyorum. Böyle davranmak; nezaketi de, onuru da, kendi geleceğini de fazlasıyla ayaklar altına almak olur. Wickham'ı bu kadar kötü bir insan saymak istemiyorum. Lizzy, onu gerçekten böyle bir şey yapabileceğine inanacak kadar büsbütün gözden çıkardın mı?' 'Kendi çıkarını baltalayacak biri olmayabilir. Ama başka her şeyi hiçe sayabileceğine inanıyorum. Keşke ikisi gerçekten evlense! Ama bunu ummaya cesaret edemiyorum. Öyle olacaksa neden doğruca İskoçya'ya kadar gitmediler?' 'Her şeyden önce,' diye cevapladı Bay Gardiner, 'ikisinin İskoçya'ya gitmediğine dair kesin bir kanıt yok.' 'Ah, ama yolculuk arabasından kiralık bir arabaya geçmişler. Bu çok güçlü bir kanıt. Üstelik Barnet yolunda hiçbir iz bulunamadı.' 'Peki. Öyleyse Londra'da olduklarını varsayalım. Saklanmak için orada bulunuyor olabilirler. Ama bundan daha kötü bir amaçları olmayabilir. İkisinin de parası bol görünmüyor; belki de İskoçya'ya kadar gitmektense Londra'da evlenmenin daha ucuza geleceğini düşündüler. Biraz daha uzun sürse bile.' 'Peki neden bu kadar gizleniyorlar? Neden yakalanmaktan korkuyorlar? Nikâhı neden gizlice kıydırsınlar? Ah, hayır. Bu akla yatkın değil. Jane'in mektubuna bakılırsa Wickham'ın en yakın dostu bile onun Lydia ile evlenmeye hiç niyeti olmadığına emindi. Wickham, azıcık parası olmayan bir kadınla asla evlenmez. Buna gücü yetmez. Lydia'nın genç, sağlıklı ve cana yakın olmaktan başka nesi var? Onun uğruna zengin bir kadınla evlenip elde edebileceği bütün kazançtan vazgeçer mi? Alay içinde küçük düşme korkusunun onu ne kadar tutacağını bilmiyorum. Çünkü böyle bir davranışın ardından neler olduğunu bilmiyorum. Ama dayımın söylediği öteki nedene pek katılmıyorum. Lydia'nın onun için öne çıkacak bir ağabeyi yok. Babamın bugüne dek gösterdiği tavrı düşününce, Wickham babamın bu işte de herkesten az kıpırdayıp herkesten az düşüneceğini sanmış olabilir. Babam tembeldir, ev işleriyle hiçbir zaman ilgilenmemiştir.'
'Ama sence Lydia ona duyduğu sevgi yüzünden bütün sağduyusunu yitirip evlenmeden onunla yaşamayı kabul edebilir mi?' 'Böyle olabileceğini düşünmek gerçekten de en korkuncu,' diye cevapladı Elizabeth, gözleri yaşararak. 'Böyle bir işte kendi kardeşimin edebinden ve iffetinden kuşku duymak zorunda kalmak! Ama gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. Belki de ona haksızlık ediyorum. Yine de Lydia çok genç. Ciddi şeyleri düşünmeyi hiç öğrenmedi. Son altı ay, hatta tam bir yıl boyunca eğlenceden ve gösterişten başka hiçbir şeye önem vermedi. Zamanını en aylak, en hoppa biçimde geçirdi; önüne çıkan her düşünceyi benimsemesine göz yumuldu. Milis alayı Meryton'a ilk geldiğinden beri Lydia'nın kafasında aşktan, gönül oyunlarından ve subaylardan başka bir şey olmadı. Durmadan bunları düşünüp bunları konuşarak, zaten yeterince coşkulu olan yüreğini daha da kolay kışkırtılır hale getirdi. Wickham'ın yalnızca yüzü ve tavrıyla bir kadının gönlünü çelecek her türlü çekiciliğe sahip olduğunu hepimiz biliyoruz.' 'Ama Jane bile,' dedi yengesi, 'Wickham'ı böyle bir şey yapabileceğine inanacak kadar kötü görmüyor.' 'Jane kimseyi kötü düşünmüş müdür ki? Geçmişte ne yapmış olursa olsun, suçu ortaya çıkmadan önce böyle bir şeye kalkışabileceğine Jane'in inanacağı tek bir kişi var mıdır? Ama Wickham'ın gerçek yüzünü Jane de benim kadar iyi biliyor. Onun her bakımdan sefahate düşkün olduğunu, ne dürüstlüğü ne de onuru bulunduğunu, insanların gönlünü kazanmakta ne kadar ustaysa o kadar da yalancı ve düzenbaz olduğunu ikimiz de biliyoruz.' 'Bütün bunları gerçekten biliyor musun?' diye haykırdı Bayan Gardiner, merakını gizleyemeyerek. 'Evet, gerçekten biliyorum,' diye cevapladı Elizabeth, yüzü kızararak. 'Onun Bay Darcy'ye karşı yaptığı utanç verici işi birkaç gün önce size anlattım. En son Longbourn'da bulunduğunuzda, Wickham'ın, kendisine böylesine cömert ve iyi davranmış bir insandan nasıl söz ettiğini siz de kendi kulağınızla duydunuz. Açıklayamayacağım başka şeyler de var. Hayır, sözünü etmeye bile değmez. Ama Pemberley ailesi hakkında uydurduğu yalanların sonu yok. Bayan Darcy'yi anlatışını duyunca, kibirli, soğuk ve sevimsiz bir genç hanımla karşılaşmaya iyice hazırlanmıştım. Oysa Wickham'ın kendisi de gerçeğin tam tersi olduğunu biliyordu. Bizim gözümüzle gördüğümüz gibi, o genç hanımın candan ve alçakgönüllü olduğunu mutlaka biliyordu.' 'Ama Lydia bunların hiçbirini bilmiyor mu? Seninle Jane'in bu kadar iyi bildiği şeyleri o hiç mi bilmiyor?' 'Ah, evet! En kötüsü de bu. Kent'e gidip Bay Darcy ile akrabası Albay Fitzwilliam'ı sık sık görene kadar ben de gerçeği bilmiyordum. Eve döndüğümde milis alayı bir hafta ya da on beş gün sonra Meryton'dan ayrılmak üzereydi. Bu yüzden her şeyi anlattığım Jane de ben de, bildiklerimizi duyurmanın gereği olmadığını düşündük. Bütün kasabanın Wickham hakkındaki iyi düşüncesini o sırada yıkmak, görünürde kime ne yarar sağlardı? Lydia'nın Bayan Forster ile gitmesi kararlaştırıldıktan sonra bile, ona Wickham'ın huyunu anlatıp gözünü açmam gerektiği hiç aklıma gelmedi. Lydia'nın aldatılıp tehlikeye düşebileceği aklımdan bile geçmedi. Böyle bir şeyin olacağını hiç düşünemedim. Buna kolayca inanırsınız.' 'Öyleyse hepsi Brighton'a taşındığında da ikisinin birbirinden hoşlandığına inanmak için bir neden yoktu, öyle mi?' 'Hiç yoktu. İkisinin herhangi birinde sevgi belirtisi gördüğümü hatırlamıyorum. Böyle bir şey azıcık görülseydi ailemizin bunu gözden kaçırmayacağını bilirsiniz. Wickham alaya ilk katıldığında Lydia da ondan çok hoşlanmıştı. Ama hepimiz öyleydik. İlk iki ay boyunca Meryton'daki ve çevredeki bütün genç hanımların aklı Wickham'daydı. Ne var ki o, Lydia'ya hiç özel bir ilgi göstermedi. Lydia bir süre gürültülü ve ateşli biçimde hoşlandıktan sonra soğudu; kendisine daha çok değer veren başka subayları yeniden sevmeye başladı.' Bu ilgi çekici konuyu tekrar tekrar konuşmak, korkulara, umutlara ve tahminlere pek bir şey katmadı. Yine de yolculuk boyunca başka hiçbir konu uzun sürmedi, kısa sürede yine buna dönüldü. Başka türlüsü de olamazdı. Elizabeth'in aklından bu iş bir an bile çıkmadı. En keskin kendini suçlama duygusu yüreğini sımsıkı tutuyordu. Rahatlamaya ya da unutmaya hiç fırsat yoktu.
Kafile elinden geldiğince hızlı ilerledi. Yolda bir gece uyudular, ertesi gün akşam yemeği saatinde Longbourn'a vardılar. Jane'in uzun uzun beklemekten yorulmamış olacağını düşünmek yine de bir teselliydi. Küçük Gardiner çocuklarını arabanın görüntüsü dışarı çekmişti; kafile çayıra girerken evin önündeki basamaklarda duruyorlardı. Araba kapının önünde durunca çocukların yüzü sevinç ve şaşkınlıkla aydınlandı. Bütün bedenleriyle zıplayıp koşuşturmaları, sıcak bir karşılamanın ilk hoş belirtisiydi. Elizabeth arabadan atladı. Çocukların her birini aceleyle bir kez öptükten sonra giriş holüne koştu. Annesinin odasından merdivenlerden koşarak inen Jane onu hemen karşıladı. Elizabeth Jane'e sevgiyle sarıldı. İkisinin de gözleri yaşlarla doluydu, ama Elizabeth hemen kaçan iki kişiden haber alınıp alınmadığını sordu. 'Henüz yok,' diye cevapladı Jane. 'Ama sevgili dayım geldiğine göre her şeyin yoluna gireceğini umuyorum.' 'Babam Londra'da mı?' 'Evet. Mektubumda yazdığım gibi salı günü gitti.' 'Ondan sık haber aldınız mı?' 'Yalnızca bir kez. Çarşamba günü sağ salim vardığını bildiren kısa bir mektup gönderdi; özellikle rica ettiğim şeyi de yazdı. Yalnızca, önemli bir haber çıkana kadar bir daha yazmayacağını ekledi.' 'Annem nasıl? Hepiniz nasılsınız?' 'Annem sanırım idare eder durumda. Ama içi çok sarsıldı. Üst katta; sizi görünce çok sevinecek. Henüz yatak odasına açılan giyinme odasından dışarı çıkmıyor. Mary ile Kitty ise çok şükür gayet sağlıklı.' 'Ama sen, sen nasılsın?' diye haykırdı Elizabeth. 'Solgun görünüyorsun. Kim bilir ne kadar çok şeye katlanmak zorunda kaldın!' Jane kendisinin gayet iyi olduğunu söyledi. Bay ve Bayan Gardiner çocuklarıyla selamlaşırken süren bu konuşma, herkes yanlarına gelince sona erdi. Jane dayısı ile yengesine koştu. Kâh gülümseyip kâh ağlayarak ikisini karşıladı ve onlara teşekkür etti. Hepsi oturma odasına girince, ötekiler de Elizabeth'in az önce sorduğu soruları doğal olarak yineledi. Çok geçmeden Jane'in verecek hiçbir haberi olmadığını anladılar. Yine de iyi yürekliliğinden doğan umut Jane'i henüz bırakmamıştı. Her şeyin güzel biteceğine inanmayı sürdürüyordu. Her sabah Lydia'dan ya da babasından bir mektup gelip ikisinin davranışını açıklayacağını, belki evlendikleri haberini bile getireceğini bekliyordu.
Birkaç dakika birlikte konuştuktan sonra hep birlikte Bayan Bennet'in odasına çıktılar. Bayan Bennet konukları tam beklendiği gibi karşıladı. Gözyaşları ve pişmanlık dolu iç çekişler döküldü. Alçak Wickham'a küfürler yağdırdı; kendi çektiği acıdan ve gördüğü haksızlıktan yakındı. Kızının yaptığı yanlışın en büyük nedeni kendi düşüncesiz şımartması olduğu halde, kendisi dışında herkesi suçladı. 'Keşke istediğim gibi bütün ailece Brighton'a gidebilseydik,' dedi, 'o zaman böyle bir şey olmazdı. Zavallı, sevgili Lydia'ya göz kulak olacak kimse yoktu. Forster çifti onu neden gözlerinin önünden ayırdı? Kesinlikle çok dikkatsiz davranmış olmalılar. O çocuk gereğince göz altında tutulsaydı böyle bir şey yapmazdı. Lydia'yı emanet etmek için o insanların hiç uygun olmadığını hep düşünmüştüm. Ama her zamanki gibi sözüm dinlenmedi. Zavallı, sevgili çocuk! Şimdi Bay Bennet de gitti; Wickham'ı nerede bulursa onunla düello edecek. Sonra da öldürülecek, biz ne yapacağız? Bay Bennet'in bedeni mezarda soğumadan Collins çifti bizi evden atacak. Ağabeyim bize iyi davranmazsa nasıl geçineceğimizi bilmiyorum.' Herkes bu korkunç düşünceleri yüksek sesle reddetti. Bay Gardiner, hem ona hem de bütün aileye sevgi duyduğunu söyledikten sonra, hemen ertesi gün Londra'ya gideceğini bildirdi. Lydia'yı geri almak için Bay Bennet'in giriştiği her işte yardım edeceğini söyledi. 'Boş korkulara kapılmayın,' diye ekledi. 'En kötüsüne hazırlıklı olmak doğrudur. Ama en kötüsünün kesin olduğunu düşünmek gerekmez. İkisinin Brighton'dan ayrılmasının üstünden daha bir hafta bile geçmedi. Birkaç gün içinde haber alabiliriz. Evlenmediklerini ve evlenmeye niyetleri olmadığını öğrenmeden önce, her şeyin bittiğine karar verip vazgeçmeyelim. Londra'ya varır varmaz eniştemin yanına gidip onu Gracechurch Street'teki evimize götüreceğim. Sonra ne yapacağımızı birlikte konuşabiliriz.' 'Ah, sevgili ağabeyim,' diye cevapladı Bayan Bennet, 'ben de tam bunu istiyordum. Londra'ya varınca ikisi nerede olursa olsun onları bulun. Henüz evlenmedilerse mutlaka evlendirin. Düğün giysileri yüzünden beklemelerine izin vermeyin. Lydia'ya, evlendikten sonra düğün giysilerini almak için istediği kadar para vereceğimi söyleyin. Her şeyden önce Bay Bennet'in düello etmesini önleyin. Ne kadar korkunç bir durumda olduğumu ona anlatın. Korkudan aklımı yitirecek gibiyim; bütün bedenim titriyor, çarpıntıdan duramıyorum. Böğrüme kramplar giriyor, başım ağrıyor, kalbim öyle hızlı atıyor ki ne gece ne gündüz dinlenebiliyorum. Sevgili Lydia'ya da beni görmeden giysi ısmarlamamasını söyleyin. Hangi dükkânın en iyisi olduğunu bilmez o. Ah, ağabeyim ne kadar iyi yürekli! Her şeyi güzelce halledeceğinizi biliyorum.' Bay Gardiner bu iş için içtenlikle çabalayacağına yeniden söz verdi. Yine de umutta da korkuda da aşırıya kaçmamasını öğütlemeden edemedi. Akşam yemeği hazırlanana kadar böyle konuştular; sonra Bayan Bennet, kızları yokken yanında kalan kâhya kadınla baş başa kaldı. Duygularını dilediğince o kadının önüne dökebilirdi. Ağabeyi ile yengesi, Bayan Bennet'in ailesinden ayrı durması için gerçek bir neden bulunmadığını düşünüyordu. Yine de onu vazgeçirmeye çalışmadılar. Sofrada hizmet eden uşakların önünde bile ağzını tutacak kadar sağgörülü değildi. Evdeki en güvenilir tek kişinin onun bütün korkularını ve kaygılarını bilmesi daha iyi olurdu diye düşündüler.
Az sonra yemek odasına Mary ile Kitty de geldi. İkisi de kendi odalarında öyle meşguldü ki daha erken çıkamamıştı. Biri kitap okuyordu, öbürü giyinip süsleniyordu. Yine de yüzleri epeyce sakindi. Yalnız en sevdiği kardeşini yitiren ve bu iş yüzünden azar da işiten Kitty'nin sesi her zamankinden biraz daha keskindi. Mary son derece soğukkanlıydı. Öyle ki herkes sofraya oturduktan kısa bir süre sonra ciddi bir yüzle Elizabeth'e fısıldayabildi. 'Bu son derece talihsiz bir olaydır ve herhalde dillere çok düşecektir. Ama biz kötülüğün dalgalarına karşı durmalıyız. Birbirimizin yaralı yüreğine kardeşçe avuntunun merhemini dökmeliyiz.' Elizabeth'in cevap vermeye hiç niyeti olmadığını görünce Mary şunu ekledi: 'Bu olay Lydia için ne kadar talihsiz olursa olsun, ondan çıkarılacak bir ders vardır. Kadının iffeti bir kez yitirildi mi geri getirilemez; bir kez atılan yanlış adım sonu gelmez bir yıkıma götürür; şeref, güzel olduğu kadar da kırılgandır. Layık olmayan erkeklere karşı davranırken insan ne kadar sakınsa azdır; işte alınacak ders budur.' Elizabeth şaşkınlıkla başını kaldırdı. Ama içi öyle ağırdı ki tek söz edemedi. Mary ise gözünün önündeki felaketten böyle ahlaki dersler çıkarmayı sürdürerek kendini avuttu.
Öğleden sonra en büyük iki kız kardeş yarım saat baş başa kalabildi. Elizabeth hemen bir sürü soru sordu. Jane de yürekten cevap vermek istiyordu. İkisi bu işin korkunç sonu için birlikte üzüldü. Elizabeth o sonun neredeyse kesin olduğunu düşünüyordu. Jane ise bunun büsbütün olanaksız olduğunu söyleyemedi. Sonra Elizabeth konuştu: 'Ama henüz duymadığım her şeyi bana anlat. Hiçbir şeyi atlamadan ayrıntısıyla söyle. Albay Forster ne dedi? İkisi kaçmadan önce kimsenin kuşkusu yok muydu? Onları hep birlikte görmüş olmalılar.' 'Albay Forster da, özellikle Lydia'nın tarafında bir ölçüde gönül bağı olduğundan sık sık kuşkulandığını itiraf etti. Ama kaygılanacak bir şey olmadığını düşünmüş. Onu düşününce çok üzülüyorum. Son derece özenli ve iyi davrandı. İkisinin İskoçya'ya gitmemiş olabileceği aklına gelmeden önce bile, kaygısını bildirmek için bize gelmeye hazırlanıyordu. Bu kuşku ilk yayıldığında da yola çıkışını çabuklaştırdı.' 'Bay Denny, Wickham'ın evlenmeyeceğinden emin miydi? İkisinin kaçma planını biliyor muydu? Albay Forster, Bay Denny'yi kendisi gördü mü?' 'Evet. Ama albay sorunca Bay Denny ikisinin planı hakkında hiçbir şey bilmediğini söyledi. Kendi gerçek düşüncesini de söylemek istemedi. İkisinin evlenmeyeceğine dair inancını da yinelemedi. Bundan dolayı, daha önce Bay Denny'nin sözlerinin yanlış aktarılmış olabileceğini ummaya başlıyorum.' 'Albay Forster kendisi gelene kadar, sanırım hiçbiriniz ikisinin gerçekten evleneceğinden kuşku duymamıştı, öyle değil mi?' 'Böyle bir düşünce nasıl aklımıza gelebilirdi? Bay Wickham'ın davranışlarının her zaman pek düzgün olmadığını bildiğim için, kardeşimin onunla evlenince mutlu olup olmayacağı konusunda biraz tedirgindim, biraz kaygılandım. Babamla annem bunu hiç bilmiyorlardı; yalnızca bunun ne kadar düşüncesiz bir evlilik olduğunu düşündüler. Bunun üzerine Kitty, bizden daha çok şey bildiği için duyduğu son derece doğal bir üstünlük duygusuyla konuştu. Lydia'nın son mektubunda böyle bir şey yapabileceğini üstü kapalı sezdirdiğini söyledi. Anlaşılan ikisinin haftalardır birbirini sevdiğini biliyormuş.' 'Ama Brighton'a gitmeden önce değil, öyle mi?' 'Hayır, sanmıyorum.' 'Albay Forster da Wickham'ı kötü mü görüyordu? Onun gerçek huyunu biliyor muymuş?' 'Eskisi gibi iyi konuşmadığını kabul etmeliyim. Wickham'ı düşüncesiz ve savurgan buluyordu. Bu üzücü olay olduktan sonra, onun Meryton'dan ayrılırken çok borç bıraktığı da söyleniyor. Ama umarım bu doğru değildir.' 'Ah, Jane. Daha az gizli davransaydık, Wickham hakkında bildiklerimizi söyleseydik böyle bir şey olmazdı!' 'Belki de öylesi daha iyi olurdu,' diye cevapladı ablası. 'Ama şu anda nasıl bir yürekle yaşadığını bilmeden, birinin geçmişteki yanlışlarını ortaya dökmek doğru gelmedi.' 'Biz en iyi niyetle davrandık.' 'Albay Forster, Lydia'nın eşine bıraktığı mektubun ayrıntılarını anlatabildi mi?' 'Görelim diye mektubu yanında getirdi.'
Jane mektubu cep defterinden çıkarıp Elizabeth'e verdi. İçeriği şöyleydi: 'Sevgili Harriet, Nereye gittiğimi öğrenince güleceksin. Yarın sabah kaybolduğumu görünce şaşıracağını düşününce ben de gülmemi tutamıyorum. Gretna Green'e gidiyorum. Kiminle gittiğimi tahmin edemiyorsan gerçekten budalasın. Bu dünyada sevdiğim tek bir erkek var. O bir melek. Onsuz asla mutlu olamam, bu yüzden kaçtığım için beni kötü sanma. Canın istemezse gittiğimi Longbourn'a haber vermene gerek yok. Çünkü onlara ben yazıp altına Lydia Wickham diye imza atınca şaşkınlıkları daha büyük olacak. Ne eğlenceli olacak! Gülmekten yazı bile yazamıyorum neredeyse. Bu akşamki sözümü tutup onunla dans edemediğim için Bay Pratt'ten benim yerime özür dile. Her şeyi öğrenince beni bağışlayacağına inandığımı söyle. Bir sonraki baloda karşılaştığımızda onunla büyük bir sevinçle dans edeceğimi de söyle. Longbourn'a varınca giysilerimi göndermelerini isteyeceğim. Ama sandığı toplamadan önce Sally'ye söylersen sevinirim: işlemeli muslin elbisemdeki büyük yırtığı dikiversin. Hoşça kal. Albay Forster'a sevgilerimi ilet. İyi bir yolculuk geçirmemiz için kadeh kaldırmanı isterim. Seni seven arkadaşın, Lydia Bennet.' 'Ah, düşüncesiz, düşüncesiz Lydia!' diye haykırdı Elizabeth mektubu bitirince. 'Böyle bir anda böyle bir mektup yazmak! Ama en azından yolculuğun amacını onun ciddiye aldığı anlaşılıyor. Wickham sonradan ne söyleyip onu neye kandırmış olursa olsun, Lydia kendi tarafından onursuz bir iş tasarlamamış. Zavallı babam! Bunu okurken neler hissetti kim bilir!' 'Hiç kimseyi o kadar sarsılmış görmemiştim. Tam on dakika boyunca tek söz edemedi. Annem hemen yatağa düştü, bütün ev karmakarışık oldu!' 'Ah, Jane,' diye haykırdı Elizabeth, 'o gün bitmeden bu işi duymayan tek bir hizmetçi kaldı mı?' 'Bilmiyorum. Umarım kalmıştır. Ama böyle zamanlarda ağzını tutmak çok güç. Annem sinir nöbeti geçirdi. Elimden gelen bütün yardımı yapmaya çalıştım, ama yapabileceğim kadarını yapamadım diye korkuyorum. Neler olacağından öyle korkuyordum ki neredeyse hiçbir şey düşünemiyordum.' 'Anneme bakarken kendini fazla yordun. Yüzün hiç iyi görünmüyor. Ah, keşke senin yanında olsaydım! Bütün kaygıyı ve tedirginliği tek başına omuzlamışsın.' 'Mary ile Kitty de çok iyi yürekli davranıp yardım etti; her yükü seve seve paylaşırlardı. Ama ikisinden birine yüklemenin doğru olmayacağını düşündüm. Kitty zayıf ve narin; Mary ise çok çalışıyor, dinlenme saatlerini bölmemeliyim. Philips teyze, babam gittikten sonra salı günü Longbourn'a geldi ve iyilik edip perşembeye kadar yanımızda kaldı. Hepimize büyük bir yardımı ve tesellisi dokundu. Leydi Lucas da çok iyi davrandı. Çarşamba sabahı yürüyerek gelip bizi avuttu; kendisinden ya da kızlarından biri işe yarayacaksa yardım edeceklerini söyledi.' 'Keşke evinde kalsaydı,' diye haykırdı Elizabeth. 'Belki iyi niyetliydi, ama böyle bir felakette komşuları ne kadar az görürsek o kadar iyi. Yardım edebilecekleri bir şey yok, avutmaları da çekilir gibi değil. Bırakalım uzaktan bize bakıp böbürlensinler, keyiflensinler.'
Sonra Elizabeth, babasının Londra'da kızını geri almak için ne yapmayı düşündüğünü sordu. 'Sanırım,' diye cevapladı Jane, 'en son at değiştirdikleri yer olan Epsom'a gidip arabayı süren adamlarla görüşecek, onlardan bir şey öğrenip öğrenemeyeceğine bakacaktı. En önemlisi, ikisini Clapham'da alan kiralık arabanın numarasını bulmak. O araba, Londra'dan bir yolcu getirmiş. Bir beyefendiyle bir hanımın bir arabadan öbürüne geçmesini birinin dikkatle görmüş olabileceğini düşündüğü için Clapham'da soruşturacaktı. Arabacının daha önceki yolcusunu hangi evin önüne bıraktığını bir yolunu bulup öğrenirse, orada da sorabilirdi. Arabanın durağını ve numarasını öğrenmenin büsbütün olanaksız olmayacağını umuyordu. Başka ne planlar yaptığını bilmiyorum. Öyle aceleyle gitti ve aklı öyle karışıktı ki bu kadarını öğrenmek bile güç oldu.'